Yarışmayın , Yaşayın !!!

Yarışmayın , Yaşayın !!!

Zamanın avuçlarında, kendimizin dışında ilmek ilmek işleniyoruz, yoğuruluyoruz.

***

Hedefler hep aynı belki ama tekniğimiz, taktiğimiz, yürüdüğümüz yol değişken. Hedef derken, örnek veriyorum, “iyi bir anne olmak” mesela. Bu sabit taraf, mutlak bir “iyi olma” isteğinin, kendini buna odaklamanın, içine sinene meyletmenin yan yana durduğu taraf. Böyle genel bir amaç, genel bir hedef… Söylerken basit, yaşarken teferruatlı. İğneyle kuyu kazdığımız yollardan bahsediyorum.

“İyi bir anne olmak” örneğini seçmemin sebebi, anne olduktan sonra değişen çevrem, tanıştığım insanlar ve özellikle sosyal medyada içine girdiğimiz dipsiz kuyuda gözümüze sokulan konuya dair “her şey”. Herkes ya çok iyi ya en fedakâr, ya en marjinal, ya da en mükemmel olmayan, en dağılmış olanlar, en mağdur olanlar. En en en ve ben ben ben… Annelik kutsaldır diyenler, kutsallığa karşı çıkanlar, aşırı disiplinliler, bir o kadar aşırı rahatlar (kime göre, neye göre), kendi reklamını yapanlar, yapanları eleştirenler. Uzuyor liste. Adeta şair atışması. Hatta artık adeta edebiyat akımı; öyle ki karşı akımları bile türedi. Daha da ileri gidersem ‘mükemmeliyetçiler’le ‘kusurluyuzcular’ arasındaki sidik yarışına döndü. Bu mudur yani? Oysa, yani bence, dünyadaki anne sayısı kadardır bunun yöntemi, herkesin ayrı bağları, ayrı yaşanmışlığı, ayrı birikimi, ayrı kayıpları, ayrı kazanımları, ayrı sevgisi ve belki ayrı nefretleri var. Diyeceğim o ki, kimin ne yaşadığını bilmeden bütün bu konuştuklarımız ne haddimize?

***

Herkesin zaten konuştuğu, yorum beyan ettiği bu konuya ben neden girdim ki şimdi?

Geçen hafta canım Müge’min yazdığı “Özgürlüğü Sadece Gri Duvarlardan İbaret Sanan Çocuklar” yazısı, onu yazmasına iten, onu oraya götüren ince ruhu, yaşanmışlıklarımız, üzüntülerimiz ve “bir gün öyle bir şey yaşadım ki” dediğim şey, hissettiklerim, her şeyin anlamını kaybetmesi ve yeniden farklı anlamlara bürünmesi bunları yazdırıyor bana.

O yazıyı yazarken neler hissettiğini biliyorum. En derinden.

Kelimelerin dökülmesi için ya bir coşku ya da uçsuz bucaksız bir keder, bir çaresizlik lazımdır bazen.

Özgürlüğü tadamamış o çocuklara, özgürlüğünü kaybetmiş anneleri ne sunsun? On adım atabileceği, on birinciye alan olmayan bir yerde çocuğuna neyin daha iyisini sunarak daha “iyi” bir anne olabilirler? Bu soru benim yüzüme bir tokat gibi iniyor ama hepimiz aynı empatiyi tadabiliyor muyuz, bilmem ki. Sadece umuyorum ve anlatmaya çalışıyorum. Nasılsa hiçbirimizin başına gelmez güdüsünü bir rafa kaldırmadan o tokadı hissetmez ve küçük dünyalarımızın küçük şımarıkları olarak yaşar gideriz. Hele ki, sakın ola ki “o da suç işlemeseymiş” denmesin, bunu yaşayanlarla birebir konuşmadan bilmiyorsunuz gerçekten adaletsizlikten doğan bir “kader mahkumu” olup olmadıklarını. Oturup hikayelerini dinlemeden bilmiyorsunuz önyargıyla baktığınız o insanların küçük bir tesadüf ya da şanssızlık sonucu orada olabileceklerini. Evet, gerçekten her an siz de orada olabilirsiniz.

Çünkü hedeflediğimiz o “iyi” olmak, iyi şartlarda, adaletle, yani “iyi” bir ülkede mümkün.

***

Konuyu ters yüz edeceğim.

Dışarıda kalan ama ruhen “özgür” olamayanlardan anlatacağım.

Bir gün, ortada bir sebep yokken, hiçbir şeyden haberiniz yokken, hiç tanımadığınız biri tarafından iftiraya uğrayabilirsiniz. Biri size saldırdığında kendinizi korumak için, sırf ölmemek için ve mecburen birini yaralayabilirsiniz. Bazen bir ruh hastasının kurbanısınızdır. Bazen sadece suç işlenen bir yerden geçmiş olabilirsiniz veya tipiniz birine benziyor olabilir ve asıl suçlu yerine bir ceza çekiyor da olabilirsiniz. Hepsi ve daha fazlası gerçekten mümkün. Yaşıyorlar, yaşadılar, yaşadık ve yaşanacak. Çok fazla örnek var ve oturmamış adalet sistemi birini suçundan emin bile olmadan cezalandırırken, dolaylı yoldan başka kimleri cezalandırdığının asla farkında olmuyor ve zincirleme yıkımlar yaşanabiliyor.

Bir çocuk düşünün. Küçücük, masum. Tıpkı cezaevinde doğup büyüyenler gibi. Ama dışarıda, ama özgür dünyada, iyi şartlarda doğmuş ve ebeveyn sevgisiyle büyüyen bir çocuğu düşünün. Her gün ebeveynleri işe gidiyor, akşam da dönüyorlar. Bir gün bu saydığım ve gerçekten sudan sebeplerden biri başlarına geliyor ve akşam annesi eve yalnız dönüyor. “Baban gelecek”, “gelecek”.

Ne o çocuk hislerini anlatabiliyor, ne siz onu rahatlatacak ruh sağlığındasınız, ne onun hırçınlığını ne kendi tahammülsüzlüğünüzü dizginleyebiliyorsunuz.

Bindiğin uçağın düşüyor olması gibi bir his yaşadığın topraklardaki güvensizlik, kimsesizlik hissi. Bu, çok enteresan gerçekten. Haklı yere aldığınız nefesi haksızca verebilirsiniz.

Ve işte o an çocuğunu organik beslemekten, ona kıyafetlerin, oyuncakların en kalitelisini almaktan, onunla saatlerce ve sabırla oyun oynamaktan, kitap okumaktan, dişini fırçalamaktan falandan filandan daha farklı bir “iyi” olma kriteriyle yüzleşiyorsunuz.

Çocuğunuzun sorularına kendinizden eminmiş gibi cevap verebilmek, yanında ağlamamak, hatta sürekli her şey yolundaymış gibi gülümsemek. Çünkü o zincir bir kere kırılırsa biliyorsunuz ardından sökülecek çorabın nereye kadar kaçacağını.

Yolda yürüyen ve babasının elini tutan bir çocuğun arkasından “benim de babam var!” diye bağıran çocuğun yanında onu telkin edebilmek var ya, işte o anki durumun en “iyi” hali. Olabileceğinin en “iyi”si.

“iyi” olmak için rutinde yapmak gerekenler rafa kalkıyor ve normalde farkında bile olmadığımız o ortalama ruh halimizin dahi ne kıymetli olduğunu anlıyoruz. İçinde bulunduğumuz ana, yanında oturduğumuz çocuğumuza odaklanabilmenin bile bir lütuf olduğunu idrak ediyoruz.

Oysa aynı sen, aynı bedende, aynı kıyafetin içinde, aynı evladınla, aynı çocuk odasında yine aynı pozisyonda otururken artık hiç aynı hissetmiyorsun.

Kendimizin bile bu kadar dışına çıkıyorken, hiç içine girmediğimiz dünyaların, çalmadığımız kapıların, yineliyorum, acımasızca eleştirisini yapmak hakikaten ne haddimize.

Yarışmamak lazım, sadece yaşamak. Anı yaşayabilmek.

Şeyma Tepecik

 

Bu Yazıyı Paylaş