Beklentisizlik Yılı…

Beklentisizlik Yılı…

2019 hoş mu geldi, 2018 güle güle mi gitti?

Yok, ikisi de değil, hiç öyle hissetmiyorum. 2018 hepimizi epey ağlattı, hem kendi özelimde hem genelimizde.

Kendi içinde, hayatında, olduğun çevrede bir şeyler yeşertmek istesen de içinde bulunduğun genel ortam sana ilham verecek ruh halini sana yaşatmıyorsa, sana korku ve güvensizlik tohumları ekiyorsa, boğuluyorsan ve artık kimsenin gözlerinde eskisi gibi bir ışık yakalayamıyorsan beklentiler sönmüştür. Söndürülmüştür ya da.

*

Etrafımdaki kimsenin coşkuyla yeni yılı karşıladığını görmedim, sadece bir ağızdan artık bir şeylerin ters gitmemesini diledik. En azından ebeveynler olarak, birkaç hayat kadar daha derin bir endişe ile diledik.

*

Adeta bu yıl beklentisizlik yılı.

Çocukken bayramlardan aldığım tadı yıllar önce kaybetmiştim, şimdi yeni yıla girerken de tek düşündüğüm bir öncekini aratmaması oldu.

Yazımın gri tonları için üzgünüm.

Buraya iyi şeyler yazmak, süslü cümleler kurmak, yeni yıla dair ışıl ışıl bir dünya çizmek isterdim ama dediğim gibi, üzgünüm; içinde bulunduğum coğrafya, canım ülkem bunu yapmama izin vermiyor, ruhuma hoyrat davranıyor, yani resmen iyi hissetmeye müsaadem(iz) yok. Hepimizin dolduklarını biraz dökesim var burada.

*

Beklentisizlik yılı dedim çünkü otuz iki yıllık hayatım bana iki şeyi çok güzel öğretti. Birincisi evrenin gerçekten de ben ona bakarken soyunmadığı, yani bir konuda çok beklentiye girip ona çok odaklandığında her nasıl oluyorsa ulaşamadığımı gösterdi. İkincisi ise bir şeyi ‘sen yaparsan olur’u öğrendim. Yapmazsan da olmaz. Bu kadar basitmiş aslında, kendimize ket vuran, isteklerimizi erteleyen, onu gerçekleştirmek için adım atmayan ve neden ol(a)mayacağı ile ilgili bahaneler üretip yalandan üzülen yine bizmişiz. Annemin hep söylediği “tırnağın varsa başını kaşırsın”ı bendeki yerini buldu. (bakınız: geç anlaşılan sözler). Beklentisizliğimi ikiye ayırırsam, etrafımdaki insanlardan olan beklentisizliğim ve yaşadığım toplumdan artık beklentisizliğim diyebilirim.

Bu nedenlerden ötürü adımlarımı atabilmek, kendi kendime ‘başımı kaşıyabilmek’ için şunu dileyebilirim; herhangi bir yolda herhangi biri gibi, bir kadın olarak korkusuzca yürüyebilmek. Mesela kalabalık ortamlarda çantama sımsıkı sarılma ihtiyacı hissetmemeyi, kimsenin olmadığı bir yolda karşı istikametten bana doğru yürüyen erkek kişisi hakkında kafamda bana yapacağı olası saldırılar karşısında muhtelif savunma senaryoları üretmemeyi, iki dakikalığına balkondan düşürdüğüm bir şeyi kapımı kapatmadan alıp eve dönebilmeyi, attığım bir tweet yüzünden ‘ya beni de şu bizim bilmem kim gibi ifadeye çağırırlarsa’yı düşünmemeyi, trafikte kadın olduğum için sıkıştırılmamayı, bir taksiye bindiğimde sadece ana hatlardan yol tarif edeceğim diye kendimi kasmamayı, sıradan bir market alışverişinde kasaya vardığımda hesaplara artık şaşırmamayı, kitap okumak, seyahat etmek, kültürel etkinliklere katılmanın sıradan ve ulaşılır olmasını, Leyla’ların yaşamasını, Palu’ların rahatça dolaşmamasını, okulların eğitim-öğretim, üniversitelerin bilim yuvası olmasını, gramerden bihaberlerin kitap yazıp kağıt israfı yapmamasını ve bunun gibi birçok ütopik şeyi diliyorum. Beklediğimden değil işte, kalbimden geçiyor.

*

Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde en temelde, ilk sırada fizyolojik ihtiyaçlar var. Yeme, içme, soluma, giyinme, ısınma, üreme vs vs. Daha birinci kısımda bu temel ihtiyaçlarımı sağlıklı karşıladığıma inanmıyorum. Ne yediklerim sağlıklı (evet tedarikçilere muhtacım, kendi yiyeceğimi henüz üretemiyorum), ne içtiğim suya güveniyorum, ne kesintisiz temiz hava soluyorum (bunun için zaman ayırıp dağlara, ormanlara kaçmam gerekiyor), ne dinlenebiliyorum ne de spor yapabiliyorum. Sağlıksız hissediyorum en başta. Daha fazla güvendiğim ürünleri tüketebilmem için daha fazla harcıyorum, en temel ihtiyaçlarıma (ısınmak gibi) eskisinden çok daha fazla harcıyorum, bu işin çok ayrı boyutu, ayrı bir yazı konusu, buna girmiyorum bile. Ve üst basamağa geçiyorum. Güvenlik? Güvenliğimiz için hak, hukuk, adalet sözcükleri yerini inşallah, maazallah, kader, fıtrat, öyle yapmasaymış sözcüklerine bıraktı. Onu da geçiyorum. Sonraki sırada ait olma ve sevgi ihtiyacı var. Üç beş sevdiğimi alıp buralardan gitmek istiyorum, desem tam da anlatmış olurum hissettiklerimi. Taşını toprağını sevdiğim ülkeme kendimi maalesef ait hissetmiyorum. Linç kültüründen, sanatsızlıktan, tahammülsüzlükten, estetik yoksunluktan, plastikten, kirlilikten kaçıp gitmek istiyorum. Piramidin tepesinde ne var? “Kendini gerçekleştirme”.

*

‘Sen yaparsan olur’. ‘Tırnağın varsa başını kaşırsın’. ‘Kendini gerçekleştirme’.

Bir kendimiz var beklentiye gireceğimiz, kendimiz var söz vereceğimiz, ayağa kaldırıp söz geçirebileceğimiz, peki piramidimizin altı ne kadar dolu, bastığımız yer ne kadar sağlam? Artık bu şartlar altında bir şeyler üretmek, güzel bir şeyler ortaya koymak, girişimde bulunmak için daha fazla çabalamak, daha fazla kendinden vermek gerekiyor. Kendinden verdiklerin özgürlüğün de olabilir, sağlığın da, işin de.

Kaybetmek istemiyorum. Seçim yapmak zorunda olmak istemiyorum.

Yeni yıl senden bir şey istemiyorum, senden beklentim yok. Daha doğrusu para, aşk, şans klişelerini al senin olsun, önceki yıllardan kötülerini getirme, sevdiklerimi benden alıp götürme, yeter. Sana inan bakmıyorum, kendim bir şeyleri halledebilirim, yeter ki kalan son şartlarımızı bozma.

Belki o zaman senden sonraki için daha pozitif oluruz, hepimiz.

Şeyma Tepecik

Bu Yazıyı Paylaş